Öykü PenceresiUncategorized

Miken Perisi Elevgení – İbrahim Sediyani

Ege’nin henüz kendini Tanrılar’a teslim etmediği bir alacakaranlık vaktinde
     dalga sesleriyle düşüncenin birbirine karıştığı o kadim eşikte
     ben Mezopotamya’nın taş hafızâsından kopup gelmiş bir yolcu gibi,
     ne bir zafer için ne de bir fetih arzusuyla
     yalnızca içimde taşıdığım ve adını koyamadığım eksikliği anlamak iç
     vardım Miken surlarının gölgesine…
     Aslanlı Kapı sessizdi;
     kiklop taşları, binlerce yıl boyunca görüp sustukları savaşların ardından
     bu kez bir insanın kendi içine doğru yürüyüşünü izliyordu sanki.
     Çünkü bazı şehirler istilâya değil, soruya açılır
     ve ben o gece Miken’e bir soru gibi girmiştim.

     Bronz Çağı’nın ağır soluğunu hâlâ göğsünde taşıyan
     taşların insanlardan önce konuştuğu Helen tepelerine doğru yürürken,
     güneşin Argolída Ovası’na düşüşüyle birlikte
     zamanın katman katman açıldığını hissediyordum.
     Çünkü burası yalnızca kralların mezarlarını değil,
     insanlığın ilk büyük sorularını da saklıyordu.
     Knossós’tan taşan Mínos aklı,
     henüz labirente dönüşmemiş bir bilgelik halinde dolaşıyordu havada
     surlar yükseliyordu etrafımda, kiklop taşlarının sessiz gururuyla
     Mínos’un Girit’te kurduğu labirentten sızan eski bir öğreti
     Miken tapınaklarındaki altın maskelerin suskunluğu ile birleşiyordu,
     Ariádin’in ipi kaybolmamıştı daha,
     kaybolmak, ancak kendini aramaya cesaret edenlere yazılır
     ve ben, yolumu kaybetmeye razıydım.

     Zaman, dalga dalga kırılıyordu Ege Denizi’nde
     Santoríni’nin külü hâlâ gökyüzünde asılı
     altından sıcak bir hayat fışkırıyordu hâlâ
     Náksos’ta yarım kalmış bir düğünün hüznü dolaşıyordu bağbozumunda
     Dílos’ta doğan bir Tanrı’nın yalnızlığı
     ve Páros’ta mermerden oyulmuş sabır, acıyı bile güzelleştiriyordu
     Aígina’da bronz heykellerin gölgeleri uzuyordu akşamüstüne
     Salamís’te dalgalar, henüz yaşanmamış çarpışmaların uğultusunu saklıyordu
     şarap hafızâyı değil, hakikati sarhoş ediyordu Bozcaada’da
     ve Gökçeada’da rüzgârın bile
     hangi dilden konuşacağını seçemediği bir yalnızlık vardı.

     Ve tam bu adaların arasında,
     Ege’nin tuzu saçlarıma, rüzgâr düşüncelerime karışmışken,
     onu gördüm: Elevgení.
     Bir anda değil, bir yavaşlıkla,
     zamanın kendisi durup da bana bakıyormuş gibi.
     Mikenli idi
     ama bir Miken perisi gibi değil,
     bir Miken sorusu gibi duruyordu karşımda;
     cevabı olmayan ama vazgeçilemeyen bir soru.
     Bronz Çağı’nın sabrı, Ege’nin değişkenliği,
     Mínos kadınlarının sessiz direnci
     bir bakışta birleşmişti.
     Onu gördüğümde
     içimdeki sevgi bir duygu olmaktan çıktı;
     bir tez gibi kuruldu zihnimde
     bir antitez gibi sarsıldı kalbimde
     ve hiçbir sentez yetmedi o ana.

     Elevgení…
     Miken’in perisi
     Ege’nin incisi
     aşkın alfabesi
     görür görmez kalbimi fetheden kadın…
     Gözleri, sanki İtháki’ye dönmeyi erteleyen bir deniz
     bakışları Odusséas’ın en uzun gecesi
     saçları sanki Atlantis’ten kurtulmuş son gün batımı
     Sapfó’nun dizeleri kadar kırılgan
     duruşunda Knossós’un karmaşık zekâsı,
     ve sessizliğinde
     Girit’ten Miken’e taşınmış bütün o yarım kalmış hikâyeler saklı…
     Bakışlarımız buluştuğunda,
     Aris sustu,
     Afrodíti gülümsedi,
     Apóllon lirini indirdi,
     çünkü aşk bazen Tanrılar’ın bile geri çekilmesini ister.

     Göz göze geldik, bakıştık bir süre, sonra döküldü ağızdan ilk sözler;
     dedi ben Elevgení, Miken’in perisi, dedim ben Sediyani, Sofhane’nin delisi
     o dedi ben Zeús’un kızı, ben dedim ben Sara’nın oğlu
     ama yüz yıl beklediği değil, tam dörtbinüçyüz yıldır beklediği oğlu
     o dedi Diktaío Mağarası, Girit; Tanrılar’ın doğduğu ada
     ben dedim Hevsel Bahçeleri, Amed; hikâyenin başladığı Aden Cenneti
     o dedi Olumpos Dağı, göksel ikametin zirvesi, Tanrılar’ın evi
     ben dedim Cûdi Dağı, yeryüzündeki ilk yerleşim Şehr-i Nûh
     o dedi Mínos, Miken, Spárta, ben dedim Hurri, Mitanni, Urartu
     dedi Mora, Trakya, Transilvanya, dedim Kapadokya, Lazistan, Mazenderan
     dedi Xalkida, Selanik, Üsküp, Niş, dedim Mardin, Tiflis, Meşhed, Zahidan
     o dedi İppokrátis, bedeni dinleyen akıl
     ben dedim İbn-i Sinâ, rûhu iyileştiren tıp
     o dedi Thalís, suyla başlayan kozmos
     ben dedim Farabî, akılla düzenlenen âlem
     o dedi Ğalinós, damarlarda dolaşan denge
     ben dedim Zehrawî, bıçağı merhametle tutan hekim
     o dedi Pisagóras, sayının içindeki âheng
     ben dedim İbn-i Tufeyl, ıssız adada uyanan saf akıl
     o dedi İrákleitos, aynı nehirde iki kez yıkanılmaz
     ben dedim Hallâc-ı Mansur, akan nehirde ben yokum
     o dedi Parmenídis, değişmeyen olan
     ben dedim İbn-i Arabî, görünen her şeyin tek yüzü
     o dedi Sokrátis, bildiğim tek şey bilmediğimdir
     ben dedim İbn-i Hazm, bilmek yetmez sevmek gerekir
     o dedi Pláton, idealar göğünün gölgesi bu dünya
     ben dedim Sûhreverdî, ışığın mertebeleridir bu varlık
     o dedi Aristotélis, nedenler zinciriyle kurulur hakikat
     ben dedim İbn-i Rûşd, akıl susarsa adalet çöker
     o dedi Homiros, kör bir bilgenin dilinde destan olan kader
     ben dedim Firdevsî, kralların çöküşünü ayakta tutan kelâm
     o dedi Sapfó, kalbin titremesini ölçen ince hece
     ben dedim Yunus Emre, sevmeden bilinmez diyen yalın hakikat
     o dedi Píndaros, zaferi yücelten ve şehri ayağa kaldıran ezgi
     ben dedim Ahmed-i Xanî, bir halkı uyandıran aşk
     bir milleti ayağa kaldıran şiir.

     O anda gök ağırlaştı, Tanrılar indiler şiirin içine
     Zeús gökkubbeyi ağır bir adalet gibi tutarken omuzlarında
     konuşmuyor ama varlığıyla ölçüyü hatırlatıyordu
     İra sabrın ve kıskançlığın anlamını fısıldıyordu evliliğin gölgesinden
     Athína kalkanını hiç kaldırmadan
     Miken aklının ve savaşsız bilgeliğin simgesi olarak alnıma dokunuyordu
     aklın, gücü yenmeden de galip gelebileceğini öğretiyordu bana
     Apóllon lirini Dílos’tan getirip zamanın ritmini gösteriyordu ikimize
     Artemis, Efes’ten yükselen ayışığıyla özgürlüğü ve yalnızlığı savunuyordu
     Aris kanlı bir gerçeği saklamıyordu; barışın bedelini
     İfaistos ateşiyle emeği kutsarken,
     Ermís yolları, dilleri ve kültürleri birbirine bağlıyordu
     Poseidónas Ege’yi bir öfke gibi değil, bir sınav gibi kabartıp sakinleştiriyor
     Dímitra toprağın ana sabrını anlatıyor
     Estía görünmeden var olmanın erdemini koruyor
     Adis karanlığın bile bir düzeni olduğunu söyleyerek
     ölümü bile inkâr etmeyen o derin sessizlikle her şeyin sonunu hatırlatıyordu
     Afrodíti ise, Elevgení’nin gülüşünde vücûd bulmuş,
     aşkın aklı nasıl altüst ettiğini ilan ediyordu.

     Elevgení yanımdaydı,
     “Senin dağların ve nehirlerin ne söyler?” diye sordu bana
     ben Cûdi’yi, Zağros’u, Dicle’nin sabrını anlattım, Fırat’ın bereketini,
     o bana Taÿgetos’u, Girit rüzgârlarını, Miken kadınlarının sessiz direncini anlattı;
     ve anladık ki uygarlıklar farklı başlar ama insanın arayışı aynı yerde düğümlenir.
     Elevgení ilk kez konuştuğunda
     sesinde ne yalnızca Ege’nin tuzu vardı ne de Miken taşlarının sertliği
     sanki Knossós’un duvar resimlerinden sızan renkler
     henüz yazıya dökülmemiş bir düşünce gibi titreşiyordu kelimelerinde
     ve ben, Kürdistan’ın uzun suskunluklarına alışkın bir şair olarak
     bir sesin insanı bu denli yerinden oynatabileceğini o an öğrendim.
     “Sen” dedi, “dağlardan geliyorsun, bunu yürüyüşünden anlıyorum;
     biz adalıyız, rüzgârı dinleriz, siz toprağı.
     Ama ikisi de sabır ister.”
     Bu cümle ne bir iltifattı ne de bir merak
     bu, bir uygarlığın başka bir uygarlığı tanıma biçimiydi.
     Ben Zağroslar’ı anlattım, o Taÿgetos’u,
     ben Dicle’nin yavaş ama inatçı akışını,
     o Ege’nin ansızın kabarıp ansızın sakinleşen rûhunu
     ve farkettik ki coğrafyalar farklı olsa da
     insanın kendini koruma biçimi her yerde benzerdi.

     Gecenin bir vaktinde Miken’e döndük,
     ay Argolída Ovası’nın üzerine ağır ağır çökerken.
     Yürüdük Miken’in iç avlularında,
     mezar dairelerinin yanından geçtik;
     altın maskeler susuyordu ama bakışları ağırdı,
     Ağamémnonas’ın gölgesi hâlâ kibirliydi, Klutaimnístra’nın öfkesi hâlâ diri,
     çünkü iktidar, çağ değiştirse de, vicdanla hesaplaşmaktan kaçamazdı.
     Aristotélis’in sesi düştü içime o an,
     “Erdem alışkanlıktır” diyordu, “ama adalet irade ister.”
     Dedim ki ona:
     “Ey Miken perisi Elevgení,
     ey tüm kalbimle âşık olduğum kadın!
     Bunca kitap yazdım, bunca şiir kaleme aldım,
     bunca ülke gezdim, bunca adada tatil yaptım,
     bunca denize baktım, bunca nehirle konuştum,
     bunca filozof dinledim,
     bunca peygamberin izinden gittim,
     Tanrı’nın bunca adını ezberledim;
     ama neden hâlâ içimde eksik bir yer var?”
     Bana uzun uzun baktı…
     Öyle bir bakıştı ki
     sanki Atlantis değil tüm Asya batacaktı okyanusun dibine…
     “Çünkü” dedi Elevgení, “bilgi insanı büyütür, hikmet insanı eğitir;
     ama aşk, insanı çözer.”

     Biz yürüdük, birlikte…
     Dílos’un kutsal sessizliğiyle konuştuk
     Náksos’ta terkedilmişliğin insana nasıl derinlik verdiğini öğrendik
     Páros’ta mermerin zamana karşı direncini
     Midilli’de Sapfó’nun yarım kalmış dizelerinde aşkın cinsiyetsizliğini
     Sámos’ta sayıların bir dil olduğunu
     Ródos’ta güneşin bile ağır bir sorumluluk taşıdığını
     Kos’ta bedenin de kutsal olduğunu
     İkaría’da düşmenin bazen uçmaktan öğretici olduğunu
     Semadirek’te sırra ermenin gürültüsüzlüğünü dinledik
     Sakız’da dünyaya Homiros’un kör gözleriyle bakmayı öğrendik.
     Çünkü bazen hakikat, ancak gözler kapandığında görünür.
     Atlantis’i düşündüm sonra
     Herkül’ün direklerinin arasından geçen gemileri
     dünyanın bittiği sanılan yerde aslında düşüncenin başladığını,
     kayıp kıtaların bazen haritalarda değil,
     insanın içinde battığını anladım.

     Gecenin ilerleyen bir vaktinde
     yıldızlar Ege’nin üstüne daha alçaktan eğildiğinde
     Elevgení durup denize baktı uzun uzun…
     Dalgaların her biri sanki ona binlerce yıl öncesinden bir soru fısıldıyordu
     ve ben, Mezopotamya gecelerinde
     yıldızları bir kader defteri gibi okumuş biri olarak
     bir insanın bakışında bu kadar tarih birikebileceğini ilk kez o an sezdim.
     “Sen” dedi bana, “dağların arasında kaderi yazgı sanmışsın;
     biz ise adalarda kaderi rüzgârla pazarlık ederek öğrendik.
     O yüzden sizde sabır ağırdır, bizde ihtimal.”
     Elevgení konuşurken Artemis geçti içimden,
     özgürlüğü hiçbir tapınağa sığmayan Tanrıça olarak,
     kadın olmanın ne itaat ne de meydan okuma
     kendi yolunu yalnız başına tutabilme kudreti olduğunu hatırlattı.
     Tıpkı, yürüdükleri yola kurban olduğum kadın peygamberler gibi;
     Sara gibi, Taduxepa gibi, Miryam gibi, Esther gibi,
     Hypatia gibi, Hatice gibi, Sümeyye gibi, Zozan gibi, Zeyneb gibi,
     Asenath Barzanî gibi, Kurtubalı Lubna gibi, Madridli Fatımâ gibi,
     Clara Zetkin gibi, Hannah Arendt gibi, Encam Yalmukî gibi,
     Bintül Hüda gibi, Leyla Qasım gibi, Mehsa Eminî gibi.
     Elevgení’nin yürüyüşünde de bu vardı;
     ne ardına bakıyordu ne de önümde duruyordu,
     yanımda yürüyordu;
     ki bu, eşitliğin en kadim ve en yalın tarifiydi.

     Bir tapınağın yıkıntısında oturduk sonra
     taş basamaklar hâlâ sıcaklığını korurken gündüzden,
     ben ona Zerdüşt’ün ateşini andıran dağ güneşlerini anlattım
     o bana Apóllon’un ışığıyla ölçülen zamanı;
     ve farkettik ki kutsal olan, ışığın kaynağı değil,
     insanın ona nasıl baktığıydı.
     Bu düşünceyle birlikte Anaksağóras’ın sesi düştü aramıza
     aklın evreni düzenlediğini fısıldayan o sakin ve derin ses,
     çünkü rastlantı dediğimiz şey bile
     çoğu zaman anlamını bekleyen bir düzendi.
     Atlantis yeniden yükseldi konuşmalarımızda
     Elevgení bu kez daha uzun sustu,
     sonra dedi ki:
     “Belki de Atlantis batmadı,
     belki insanlar onu taşıyamayacak kadar kibirli oldu.”
     Bu sözle birlikte İrákleitos yeniden konuştu içimde,
     ateşin dönüştürücü doğasını,
     yıkımın bile bir yenilenme biçimi olduğunu anlatan o acı gerçekliğiyle.

     Bir limanın taş basamaklarında oturduk
     gemiler Herkül’ün direklerine doğru açılmaya hazırlanırken
     yelkencilerin bakışlarında hem umut hem korku titreşiyordu;
     çünkü bilinmeyene açılan her yol,
     aynı anda hem davet hem tehdittir.
     Elevgení fısıldadı bu kez:
     “Biz denize bakarken Tanrı’yı aramadık,
     kendimizi aradık.”
     Ve bu söz,
     Stoacılar’ın kaderle barışık ama iradeyle dimdik duruşunu
     bir anda ete kemiğe büründürdü.
     Ben ona Zap Suyu kıyısında söylenen ağıtları anlattım
     o bana İyon Denizi’nde rüzgârla söylenen şarkıları;
     ikisinin de ortak yanı, kayıpla konuşmalarıydı.

     Atina’ya vardığımızda
     Sokrátis gölgeler arasından çıktı,
     yüzünde alaycı ama şefkatli bir ifade vardı:
     “Bilgelik” dedi, “insanın ne bildiğini değil,
     ne bilmediğini farketmesiyle başlar;
     ve en çok yanıldığımız yer, sevdiğimizi sandığımız şeylerdir.”
     Pláton, Akadimía’nın zeytin ağaçları altında söze girdi:
     “Aşk” dedi, “rûhun idealar âleminde kaybettiği kanadı yeniden aramasıdır;
     ama herkes uçamaz, bazıları yalnızca göğe bakmakla yetinir.”
     Aristotélis Lúkeio’da ağır adımlarla yürüyordu:
     “Erdem” dedi, “orta olandır; ama aşk, her zaman aşırıdır.”
     Efes’ten İrákleitos’un sesi ulaştı bize:
     “Her şey akar” dedi, “ve insan aynı kalpte iki kez sevemez;
     ama aynı acıyı defalarca tanıyabilir.”
     Sisam’da Pitsağóras, sayıların arasına gizlenmiş ahengi anlatırken:
     “Evren” dedi, “bir düzen değil, bir uyumdur;
     ve aşk, bu uyumun insan kalbindeki karşılığıdır.”
     Stoacılar Ródos’ta sabrı öğütledi,
     Epíkuros Sámos’ta haz ile mutluluğun aynı şey olmadığını anlattı,
     Plotínos ise fısıldadı:
     “İnsan, kendinden taşanı sever.”

     Gecenin sonuna doğru
     Tanrılar geri çekildi,
     filozoflar sustu,
     adalar karanlıkta silikleşti;
     ama Elevgení hâlâ yanımdaydı…
     Ne bir vaad gibi, ne bir kader gibi;
     bir yürüyüş, bir yolculuk gibi.
     Ve ben anladım ki,
     bu aşk ne Miken’le sınırlıydı, ne de Mezopotamya’yla,
     ne Nûh Tufanı’yla başlamıştı, ne de Hira Dağı’nda bitmişti,
     ne Göbeklitepe’de doğmuştu, ne de Kerbelâ’da ölmüştü;
     bu, insanın kendini başka bir insanda
     tarih boyunca yeniden kurma çabasıydı.

Bir Cevap Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir